|
Yazı boyutu :
Tarih : 14 Ağustos 2010, 13:11
Kategori :DİNÎ
Editör : Süheyl HANBATUR
Okunma : 636 Defa okunmuş.
Yorum : 1 Yorum yapılmış.
Gerçek İslâm bunlara dinli bile demezBiri sarhoş diye yaralıyı almıyor, öbürü iftar bahanesiyle acildeki işini yapmıyor. Düşmanlara fırsat vermeyin!
İki birbirinden acı haber... Acıların çokluğuna alıştık belki ama bu haberlerin acısı bambaşka bir acı. Bu acı din ve dindarlık adına yapılan ve bedevi kafası dedirten trajikomik bir acı. Haberlerden birinde İstanbul’da 112 Acil servise bağlı iki sağlık ekibi motor kazasında beyin travması geçirmekte olan bir yaralıyı “sarhoş” oldukları gerekçesiyle almıyorlar. Polisin çağırdığı 112 sağlık ekipleri kaza yapan cep telefonu satıcısı İsmail Şahinoğlu’nu «sarhoş olduğu gerekçesiyle» alıp hastahaneye yetiştirmiyor, oracıkta bırakıyorlar. Çaresiz kalan polis ise (polisin bu çaresizliğini anlayabilmiş değiliz –HK) ağır yaralı kazazedeyi alıp evine bırakıyor... Adamcağız nihayet hastahaneye yakınları tarafından yetiştiriliyor da ameliyata neden sonra alınabiliyor. Ve 5 saatlik uzun bir ameliyat geçiren zavallı şu an hálâ yoğun bakımda ölümle pençeleşiyor... Pekâlâ bunun sorumlusu kim yahut kimler? İkinci haber de böylesi bir rezalet... Beyimiz oruçlu imiş (ya da değil, birileri bunu fırsat bilmiş haberi bu şekilde yapmış da olabilirler –HK). Biz haberi doğru kabul edelim. Oruçlu olduğu doğru ise, daha büyük bir suç işlemiş oluyor zira. Bizim dinimizde bu tür kritik işler yapanların ne denli büyük bir vebál altında olduğunu bilerek hareket etmesi gerekir. Oruçlu isen iftarlık birkaç şey getirirsin ve orucunu orada açar, sonra görevi bir arkadaşına devredip gider müsait bir zamanda daha güzelce yersin. Maksadın oruç tutmak mı dini ve dindarları karalamaları için birilerine koz vermek mi? Eğer gerçekten oruç tutmak istiyorsan, orucunda samimi isen bunun tedbirlerini almak gerçekten de çok kolay.. Birinci habere dönecek olursak, “sarhoş olduğu” gerekçesiyle bir yaralıya bakmamak ancak dinsiz (bu yetmez), Allah’a isyan içinde, vicdanı taşlaşmış bir zalim insan olmayı gerektirir. Hiçbir dindar (ve normal insan) asla bu tür bir davranışta bulunamaz, hele bir müslüman asla. Bu tür aşırılıklar ve cahiliyye devrinden kalma işler bir zamanların HARİCİYE denilen sapık ve yobaz mezhebinde olabilirdi. Onlar öylesine aşırı ve sapıktılar ki İslâm yerine kendi icadları olan bir din meydana getirmiş, kendileri gibi olmayan herkesi kâfir ilân ederek öldürüyorlardı. Bunun için mahkeme kurmalarına bile gerek yoktu. İşte onların artığı olabilir bu tür zalimlikler ve zalimler. Gerçek İslâm ve gerçek müslüman nasıl olur? Bunu mezhep imamımız İmam-ı Azam’ın (Numan bin Sâbit , Ebû Hanife) hayatından bir hadise ile anlatmış olalım... Ebu Hanife hazretleri Yatsı Namazını camide kılmış (yahut kıldırmış) evine dönüyordu. Yolda bir zavallıyı görür... Adam bir o yana bir bu yana sallanmaktadır. Aşırı sarhoş olduğu için de artık ayakta duracak mecali kalmamış ve gelip tam Ebû Hanife hazretlerinin yolu üzerinde bir yerde çamurlar ve pisliklerin içine düşmüştü. İmam-ı Azam Bağdat’ın hem imamı hem de en büyük kumaş tüccarı idi. Çok nadide kumaşları seçer bunları giyerdi. O kadar güzel giyinirdi ki, kendisini görenler imam olduğunu değil de Bağdat’ın valisi olduğunu sanırlardı. “Allah verdiği zenginliği kulu üzerinde görmek ister” derdi. Bağdat’ın en zengin insanı idi ve perişan bir kıyafetle gezmeyi bu zenginliği bahşeden Allah’a isyan kabul ederdi. İşte bu son derece güzel kıyafetlerinden biri vardı yine o gece üzerinde. İmam bir saniye bile tereddüt etmeden hemen yerden sarhoşu aldı. Adam leş gibi kokuyordu. İçmiş içmiş ve üstü ve başı da kusmuk içerisinde idi. Bu pisliğine bir de yerdeki çamur ve pislikler ilave olmuştu. Ama İmam-ı Azam’ın bütün bunlar hiç umurunda değildi. O adamı sırtladığı gibi büyük bir gayret ve zahmetle evinin yolunu tuttu. Adamı bir güzel soydu ve yıkadı. Sonra da güzel bir kıyafet giydirip ayılmasını bekledi. Evini sordu ve yine koluna girerek evine girmesini sağladı. Ertesi gün adamcağız kendine tamamen gelip karısına sordu olanları. Karısı durumu anlatınca büyük bir şaşkınlık içinde söylenmeye başladı. Karısına “desene bütün Bağdat’a rezil oldum, imam bunu anlatmaz ama ya bir gören olduysa, hem o nasıl bir insan ki benim gibi pislikler içindeki birini o güzel kıyafetiyle sırtlamış da bir de yıkamış ve evime teslim etmiş, ey Allah’ım ben iki cihanda rezil olmayı hak etmiş biriyim” deyip duruyordu. Bir günü böyle korku ve şaşkınlık içinde geçirdi, defalarca gusül abdesti aldı ve öğle namazını kılmak için İmam-ı Azam’ın imamlık yaptığı camiye gitti. Üzerinde imamın hediyesi olan güzel kumaştan bir elbise vardı. Kimse ona incitici bir şey söylememiş, kimseden bu olayı bildiklerine dair bir işaret de almamıştı. Namaz bitince cemaatin dağılmasını bekleyip imama yaklaştı ve büyük bir mahcubiyetle sordu “ey büyük imam, Allah senden bir daha razı olsun. Sen ne kadar yüce bir insansın ki benim gibi pislik içindeki bir sarhoşu sırtına alıp evine götürdün, yıkayıp giydirdin ve sonra da hiçbir şey hatırlamayan bu rezili evine teslim ettin, sen...” İmam-ı azam onu daha fazla konuşturmadı ve aynen şöyle dedi: “Ey kardeşim, hiç hata yapmayan (düşmez kalkmaz) bir tek Allah’tır. Ben o durumda olsaydım sen benim için aynı şeyi yapmaz mıydın?” Bilmiyorum başka söze hacet var mı? İşte gerçek İslâm. İşte gerçek mü’min. Gerçek müslüman kardeşinin ayıbını araştırmaz. Onun bir ayıbını gördüğünde gecenin karanlığı gibi gizler. Kardeşinin ayıbını açıklayacak olsa o ayıbı kendisinin de işlemeden can vermeyeceğini (Hadîs-i Şerîf) iyi bilir. Gerçek müslüman sarhoş diye bir adamı öldürmeye teşebbüs etmek bir tarafa onu kurtarmak onun ayıplanmasına dahi mani olmak için uğraşır... Hikâyenin sonrasında ne olmuş biliyor musunuz? O İmam-ı Azam’ın sırtında taşıdığı sarhoş (bir rivayete göre) imamın talebelerinden biri olmuş ve büyük fakihler arasına girmiş. Elbette ismini bilmiyoruz. Zira hiçbir zaman bu hadise açıklanmamış.. Hikâyeyi aktaran (o sarhoşluktan fakihliğe terfi eden) kişi bile Ebû Hanife’nin tembihine uyarak sadece hikâyeyi aktardı, o kişi benim demedi. Ama bazıları bu hikâyeyi son derece büyük bir vecd ile anlattığı ve aktarırken her seferinde ağladığı için kendisi olduğunu sezdiler belki... Süheyl HANBATUR – haberkalem.com Özel - 14 Ağustos 2010 Cumartesi
|
|||||
|
| |||||